1 Ocak 2018 Pazartesi

AYAKKABI TAMİRCİSİNİN İLGİNÇ RÜYASI


AYAKKABI TAMİRCİSİNİN İLGİNÇ RÜYASI
 Bazı insanlar, mesela ayakkabı tamircisi, neredeyse çocuk yaşta başladığı mesleğini aynı mahallede hatta aynı dükkânda sürdürür. Önüne gelen çeşit çeşit ayakkabıyı boyar, diker, söker, yapıştırır. Yıllarca başka bir şey yapmaya ne zamanı olur ne de gücü. Ece ayakkabı tamir dükkanındaki deri, boya ve toz kokusunu içine çekerken ayakkabısını gösteriyor. Oturup arkasında duran eğik aynadan onu seyretmeye başlıyor. Yüzündeki hiç bir çizgi kıpırdamıyor ama elleri ayakkabının üstünde hareketli. Sıradan, sabun köpüğü gibi sohbetler daha dinlendiricidir bazen. Düşüncelere dalıp içeriden çıkamamak tehlikesini yok eder. Tamirci işini yaparken yanındaki çırağına rüyasını anlatmaya başlıyor. Hep aynı rüyayı görse de her defasında onu heyecanlandırdığını söylüyor. Ece meraklı görünmekten çekiniyor belli etmek istemiyor ama dinliyor. 
Devamını Son Gemi Dergisi linkini tıklayarak okuyun:
http://songemidergisi.com/ayakkabi-tamircisinin-ilginc-ruyasi-ozlem-y-ucak/

11 Kasım 2017 Cumartesi

CENNET'E VEDA

Birkaç saatim var. Birazdan ayrılacağım bu şehirden. Şehir mi? Hayır. Burası bir Cennet. Gözlerimi kapattım daha ayrılmadan hayalimde canlandırıyorum seni. Kaçırıyorum kendimi. Kürek kemiklerime kanatlar taktım, uçuyorum işte. Narince çırpıyorum kanatlarımı. Kuş olmanın keyfi de bir başka. Alabildiğine mavilik altımda; sıcak bir yatak gibi kıvrık. Süzülerek sahile konuyorum.
Milyonlarca çakıl taşı karşılıyor beni. Uzanıyorum üzerilerine. İyice yayılıyorum. Taşlar öğle sıcağında, ısıtıyor bedenimi. Güneş her zamanki gibi, küstah; içime işliyor sarısı. Damarlarımda geziniyor. Gözüm hâlâ kapalı, yine de dans ediyor gözümün karanlığında.
Hani kürek kemiklerim kanat olmuştu ya; sarıyorum bedenime. Sonra, çakıl taşlarının hepsini kucaklama dürtüsü sarıyor beni. Durdurulamaz bir istekle çocuk gibi yuvarlanıyorum. Sahilin tüm taşları tenime değiyor. Öyle kışkırtıcı ki kendimden geçiyorum.
Sahil bitiyor. Arkasından orman geliyor. Nasıl mı? Burada sahil ile orman iç içe. Dağlarsa görkemli gölgeleriyle dimdik yanlarında. Giriyorum ormana. Bodur ağaçlar, maki, yaprağını döküyor üzerime, boğazıma kadar. Elbise gibi giymişim sanki.
Tepelerinde pembe bulutları olan güleç yüzlü insanlar koşuyor yanıma. Burada ölmeyi seçen, o karmaşık hayata dönmek istemeyen insanlar. Selam veriyorum, onlar da bana; üzerimdeki yapraklar uçuşuyor. Pembe bulutların içine dalıyor. Öyle güzel öyle keyifli. Ah, nasıl bırakırım bu Cennet’i?
Gökyüzü, hep mavi; hiç mi aldatmaz mavisini? Bazen beyaz bulutlar cömertçe bırakıyor yağmurunu. Dakikalar bazen saatler. Sonra her şey berraklaşıyor sanki ibadet etmiş de arınmış gibi. Güneş açıyor. Sokak aralarına dizili ağaçların dallarında saklanan damlacıklar beliriyor. Böylelikle cennetin destan olmuş mis kokusu etrafa yayılıyor. İşte o andan itibaren kent sakladığı gizini açık veriyor. Ulu orta herkese gösteriyor. Doğa tüm çıplaklığıyla meydanda, Cennet’te tüm canlılar birbirine âşık. Zaten burada hep aşk var. Herkes her şeye âşık. Ağaç yağmura, insan küçük bir çakıl taşına... Her şeyden bir parça içimde saklamanın bir yolunu buluyorum. Kimsenin açık etmediği huzur kutuma koyuyorum. 
Kış yeni göstermeye başlıyor yüzünü. Sessiz bir çocuk gibi uslu; ne şımarık ne de gürbüz; nazik şimdilik. Ilgıt esen rüzgâr hafifçe dokunuyor yüzüme. Kentin mevsimleri onun gibi yumuşak ve dengeli. İnsanlar bu dengenin içinde kaybolmaya gönüllü. Bir de benim gibi ayrılmak zorunda olanlar var; Cennet’ten ayrılan yani hayata dönmek zorunda kalan üzgün insanlar. Hem burada sonsuza dek kalmak istiyor insan hem de hayata dönmek. Çünkü burası Cennet.
Artık benim için gitme zamanı. Mavi göğün altında serili denizi ve bir baba gibi onu sarmalayan ulu dağları arkamda bırakacağım. Coşkuyla büyüyen yemyeşil ormanı, içinde öten kuşları, sokaklarda fütursuzca oynaşan kedileri, ağırbaşlı ve mağrur köpekleri yüreğimde yaptığım huzur kutusuna koyuyorum.
Kanatlıya biniyorum. Az sonra beni bekleyen çılgın kalabalığa doğru uçacağım. Gitmeye karşı koyamazken diğer taraftan buradaki huzuru bulamamanın endişesi içimi kemiriyor. Sen bir cennetsin, sende mutlu bir ölüyüm. Ama gitmeliyim; ispatlamak, başarmak, tepetaklak olup yükseklere çıkmak, kırılmak, sonra yeniden onarılmak, ağlamak, coşmak, yani yaşamak için Cennet’ten ayrılmalıyım. Sonra yine geleceğim. Elbet geleceğim Antalya.
“Merhaba hayat. İçine al beni. O hırçın kalabalığında ne kaybolayım ne de dışında yolumu arayayım. Seni dibine kadar yaşayayım ki sana da sözcükler biriktireyim. Dökülsün kalemimden destan olsun, okunsun.”



23 Ekim 2017 Pazartesi

FANUS

Yedi yaşımdayken ne çok hayalim varmış. Dünyayı gezmek istiyormuşum örneğin. Günlüğümde kimsenin ve hiç bir şeyin beni ve hayallerimi değiştirmesine izin vermemekle ilgili çocukça, masum yazılar vardı. Kolay gerçekleşecek hayâller değildi. Zaman, para, cesaret gerekiyordu.
Olanlardan sonra her şeyi bırakıp dayımın bana bıraktığı Foça'daki evde günlüğümü okurken bulmuştum kendimi. Böyle durumda verilecek tepkilerden biri bu kaçıştı. Ya da saklanış veya her ne denirse. Bu zamana kadar anlamlandıramadığım, varlığını inkâr ettiğim sıkıntıdan birden kurtulma hissiyle hafiflemiş, hayata çocuk gözle bakmaya başlamış ve en sonunda yedi yaşımda hayal ettiğim şeyi yapmaya karar vermiştim. İşte asıl ilginç olan buydu.
Şunu en baştan anlatayım:
Tunç’la aylardır kısır bir döngü içindeydik. Evliliğin beşinci yılında değiştiriyordu aşk şeklini. Bazıları için iyi yönde olabilirdi ama benim için yaşama sebebimi sorgulamaya kadar giden bir değişimdi. Ona üstünkörü, özensiz cümleler kuruyor, o konuştuğunda dinlemeye hazır hissetmiyordum. İşten koşarak geldiğim evim köhne bir kutuya dönmüştü. Bir zamanlar öpüşüp koklaşırken yavan bir “iyi günler” dileğiyle güne başlar olmuştuk. Birbirimizden uzaklaşıyorduk. Bunu hissediyor inkâr ediyordum. 
Bir gece Tunç uyurken telefonu uzun uzun titredi. Kayıtta Serap Doruk yazıyordu. İşyerimden tanıdığım birinin gecenin bir vakti Tunç'u aramasına şaşırmıştım ve aradım. Restoranda telefon unutulmuştu. Ne Serap’ı ne de Tunç’u tanıyorlardı. Neden Tunç aranmıştı? Tunç’un nasıl kayıtlı olduğunu duyunca neredeyse küçük dilimi yutuyordum. Kocası sanmışlardı.
Demek onlarca mesaj ve konuşma vardı. Tunç’un telefonunda görebilirdim. Ne arama vardı ne mesaj. İçi boş bir rahatlama hissetmeye zaten hazırdım, yattım. Bir şey dürttü kalktım. Tunç’un doğum gününde, kutlama yapmadığımız halde elinde pahalı bir saat hediye ile Serap’ın çıkagelmesi aklıma geliverdi. O an ne kadar saçma olduğunu anlamamıştım. Her şey tek tek aklıma geliyordu. Sevgililer gününde ailecek karşılaştığımızı anımsadım. Restoranda aynı masayı paylaşmıştık. Düşüncelerim berraklaşıyordu. Serap’ın hemen her gün beni arayıp, tuhaf sorular sorması. Bana karşı anlamlandıramadığım hareket ve tavırları ve benim ona hiç bir şekilde ısınamam...
Alev gibi bir kuşku düştü içime. Gözümü kırpmadan sabahı ettim. Tunç deliksiz uykunun sağlıklı gülüşüyle güne başladığında baykuş gibi başında tünüyordum. Ağzıma gelenleri hiçbir sıraya dizmeden arka arkaya sıralamaya kararlıydım. Ta ki sevgi dolu güzel bakışıyla, “günaydın karıcığım!” diyene kadar. Aklıma çamur gibi sıvanmış tüm pislikler o anda berrak suyla yıkandı. Tunç beni aldatmazdı. İnanamazdım. Kendimi ikna etmem çabuk oldu. Ona bahsetmeyecektim.
Günler geçiyordu. Susmak çözüm olmuyordu. Huzursuzdum. Kafamın içinde oturan şüpheci, gergin, mutsuz olmaya gebe kadın beni didikleyip duruyordu. Ama ben hiç bir şey yapmıyor söylemiyordum. Belki de altı boşalmak üzere olan saygının bekçisi olduğumu sanıyordum. Boşuna çabaladığımın da ayrımına varıyor beynimi uyuşturmaya çalışıyordum.
Böyle haftalar geçti. Yoğun iş temposu içinde duygularımda korkutucu bir uyuşma yaşıyordum. Derken hiç beklenmedik bir gelişme oldu. Erkan Doruk aradı. Üzgündü ama daha çok sinirli ve duygusuzlaşmış olduğunu sezinliyordum. Haftalar önce eşini, takip etmeye başlamış ve başkalarının olduğunu gözleriyle görmüştü. Biri de Tunç’tu. Yığınla delili vardı. Telefon konuşma kayıtları, mesajlar, e-postalar, fotoğraflar... Bunlar sayesinde  oğlunun velayetini almış ve boşanmıştı. 
İşte, onu son gördüğüm gece “Âşık oldum” deyiverdi. Kırmızı ojeli ayaklarımın altında, otuz beş senedir sabit duran yer kaydı ve yere oturdum. Karanlık suyun içine girmiş dibe doğru iniyordum. Sevgim, ben ve bendeki Tunç başkalaşmıştı; yılgınlıkla beraber isyan, aynı anda hüzün hepsi birbirine karıştı. Kirletilmiş, kullanılmış, itilip kakılmış ve uçuruma tekmelenmiş gibiydim. En yakınımdan, sevdiğimden öyle bir darbe yemiştim ki dünyamı tersine döndürmüştü. Beynimde hiç geçmeyen bir gürültüyle var olmamış olmayı diledim. Ertesi gün Foça’daki yazlık eve attım kendimi. 
 Tunç’un bu evden haberi yoktu. Başkentin, robotsal sıradanlığı, göğün karalığı ve yerin ak karından sonra bir romanı çağrıştıran, adı manidar sokağın girişindeki bahçeli eve yerleştim. Huzur sokakta ağrımı dindirmeye, içimi durultmaya sabrediyordum. Gelen mesajları dinleyip telefonu kapalı tutuyor, gündüzleri saatlerce yürüyor, keskin rüzgarda böğrümü denize verip çılgın bir sessizliğe dalıyordum. 
Onca güzel şeyden geriye kalan tebessümler de yok olmaya başlamıştı. Güvensizlik büyüyor, kocaman bir kara balonun içine beni hapsediyordu. Neredeydi umut dolu berrak duygularım, sevecenliğim? Puslu ve solgundum. Kalbim gecenin karası kadar kara duygularım cansız bir varlık gibi ölüydü. Eski günleri düşünmeden edemiyor düşündükçe hırslanıyordum ve cesaret kazanmaya başlıyordum. Uzaktaydım; Tunç’a öfkemi yine de kontrol edemiyordum. Beni yiyip bitiren şey neden bu duruma geldiğimdi. Nerede hata yapmıştım? Düşündükçe sinirlerim boşalıyor çılgınlar gibi ağlıyordum. Daha hassas ve tahammülsüz biri olup çıkmıştım. Sıkıntımı içime atmayıp dışa vuruyordum. Hırçındım.
Tunç’un son yazısında Serap’tan gelen bir mesaj vardı. Mesajda, “Korkaksın. Bu aşk için oğlumu feda ettim, hayatım mahvoldu. Hiçbir şey olmamış gibi yapamazsın. Karına dönüp ben yokmuşum gibi davranamazsın. Bedelini ödeyeceksin!...” yazıyordu.
Serap’ın tavrında hiç bir şeyden korkmayan bir hâl vardı. Durum öyle bir hâl almıştı ki Tunç işbirliği yapmamı istiyordu. Eğer Serap vazgeçmediğimi görürse o zaman Tunç kendini daha güçlü hissedecek ve onun ihtiras kokan tacizlerine karşı kendinden emin bir şekilde durabilecekti. Tunç’un yanında olmamam Serap’ı güçlendiriyordu. Bir çıkmazın içine sürüklenmekteydim. Onu tanıyordum. Geçmişini kim daha çok beslemişse ona gideceğini biliyordum. Bencildi. Terazisine kendi istediklerini koyuyordu. Duygularım, hayâl kırıklıklarım önemli değildi onun için. Benden vazgeçmiyordu ya, o bana yetmeliydi. Gel gör ki, ben başka duygular içindeydim. Cam bir fanusun içindeki berrak suda mutlu yaşadığımı sanıyordum. Ama fanusun suyu kirlenmiş ve dibe çökmüştüm. 
Aklımı boşaltabilmek içindi Foça. Tuhaf bir şekilde bu acıdan haz almaya başlamıştım. Sanki ne kadar acı çekersem bu karmaşa o kadar daha iyi sona erebilir veya başlayabilirdi. Günlerce konuşmadım. Tunç her gece bana günah çıkarıyordu. Sanki gizli mabetteki kilitli sandığı açmış, kurcalıyor gibiydim. Kilidi açan ben değil, suskunluğumdu ve Tunç her şeyi ortaya döküyordu. Sadakatsizlik, yalanlar ve hatalarla yüzleşirken aynı zamanda kendime haksızlık ettiğimi görüyor ve özgürleşiyordum.
Yıllarca aynı yatağı paylaştığım adamın başka kadınla beraber olup benden hiçbir şey olmamış gibi davranmamı istemesini kabullenemiyordum. Ama yine de, onu buna iten şeyin aşk olduğuna gerçekten inanmış olmasını yürekten diliyordum.  Diğer yandan, erkeğin tek eşli olmayı beceremeyen bir cins olduğunu o bildik kalıpların dışına çıkamadığını ve aynı anda iki kişiyi sevebileceğini görmek beni katılaştırmıştı. Aramızdaki diğer fark, o kendini aşk üçgeni içinde kalmış bir mağdur olarak çıkmazda görüyor bense ben ne istiyorum ve neyi daha çok seviyorum sorularına yanıt bulmak istiyordum.
Ta ki, Tunç'un kimi istediğinin veya beni ne kadar istediğinin hiç bir önemi kalmayana kadar bekledim. Sevgime ihanet etmeyecektim. Onun hatasını sırtlanmayacak kendi hatalarımı koluma takıp yoluma gidecektim. Benim ödeyeceğim bedel beş yıldır berrak suyla doldurduğum fanusu devirmek ve atlamaktı. En ağırı da buydu. Ama başa dönüyordum. Yedi yaşıma. Nereye gideceğime yolda karar verecektim. 


21 Eylül 2017 Perşembe

KORDON BEKÇİSİ

Son gecemiz. Yolcu üç hafta erken gelmeye karar verdi. Her geçen saat durum ciddileşiyordu. Tef gibi gergin karnımın içinde kıpırdayacak yeri, bende de hareket edecek derman artık yoktu. 
Gece yarısını geçti. Bende uyku ne gezer. Gözlerimi tavana dikip kıpırdamadan durmaya çalışıyordum. Bazen inanılmaz rahatsızlık veren bir sessizlik oluyordu; öldüm sanıyordum. Ama sonra birden narin bir kalp atışı ile kulaklarımın pası siliniyordu. 
Göbeğime alet takıp belli sürelerle onu dinliyorduk. Hemşire yanımdan ayrılıyor beni kocaman bir kalbin içinde bırakıyordu. Tüm hücrelerim ve ruhumla o minik kalbin atışını dinliyor beynime kazıyordum. Bir kaç dakika sonra hemşire odaya girip aleti çıkarıyordu. Az önce geldiğinde yüzünde gerginlik hissettim. Bir şey sormadım, hislerime güvenmek istiyordum.
Çıkarken ışıkları söndürdü.  Tavanda aydınlanan beyaz ışığın gidişi nedense beni biraz rahatlattı. Zaten son zamanlarda zifiri karanlığı sever olmuştum. Sanki içimin aydınlığı ortaya çıkıyor onu görebilecekmişim gibi geliyordu. İçimdeki müziği daha iyi duyuyordum. Huşuyla kendimden geçiyordum.
 Çok gergindim. Son gecemizi böyle hayal etmemiştim belki de ondan hayal kırıklığım vardı. Neye karşı kırılganlık yapıyordum bilmiyordum. Aklım bazen berrak bir ırmak gibi gürül gürül akıyor bazen de çamurlu bir birikinti gibi ağdalaşmış bir şekilde duruyordu.
Gözüm sokak lambalarının odada gezinen kaçamak ışıklarını, şehrin sesini ve dışarıdaki tıngırtıyı ayrımsadı. Birisi yürüdü, koridordaki telefon çaldı, televizyon açıldı, yan odadaki hasta inledi. İçimde çalan şarkıyı duymaya devam ediyordum. Karanlık odada koltukta uyuyan baba adayının inip kalkan göğsünü tavanda asılı televizyonun siyah ekranından bana izletiyorlardı sokak ışıkları. Nöbetteydim. Aynı onlar gibi.  Bebeğimin boynunda onu sıkmak üzere hazır bekleyen cevval bir kordonla karşı karşıyaydım. Yılmaz bir bekçi, azimle, özlemle nöbet tutan bir kordon bekçisi… O sırada biraz uykumun geldiğini ayrımsadım. Gözlerimi kapattım. Sanki bilmiş gibi hareketlendi. Beni uyutmaya niyeti yoktu anlamıştım. Son yolculuğuna çıkıyordu; bu dünyadaki ilk yolculuğuna. Başına buyruk bir kordon körpecik boynunu sımsıkı tutuyordu. Korkmuş ya da çaresiz hissediyor olabilirdi. Daha dünyaya gelmeden bu duyguları yaşaması çok kötüydü. Düşündükçe uykum kaçtı, telaşlandım. Boğulacak gibiydim.  Tek dayanağı bendim. Onu yalnız bırakmamalı, ona güç vermeliydim. Sakinleşmeliydim. Düzenli nefes alıp vermeye başladım. Elimi karnımda gezdiriyordum. Tüylerim kalkıyor, kalbim okşanıyor, dudaklarım inceliyordu. Kordon, ah kordon…
İçim geçti.
Hemşire ile uyandım. O an ölecek kadar telaşlandım. Sonra birden, “tık tık, tık tık”... İşte duymak istediğim bu ses mükemmeldi.
 "Biraz uyumaya çalışın. Belki de son derin uykunuz olacak... "
Hemşirenin yüzünde yaramaz ama sevimli bir ifade vardı. Ben de güldüm. Biliyordum uykuların geleceğe yatırım olduğunu. Ama nafile.
Sabah olduğunu sokak lambasının sönmesinden anladım. Görevini başarıyla tamamlamış, kendinden emin, onurlu bir havası vardı sanki. Bütün gece yanımda kalan sadece oymuş gibi gecenin gizini beraber paylaşmıştık. Günün aydınlığıyla birden hastanenin koridorunda hareketlenme başladı. Bende ise nihayete erecek olmanın verdiği bir dinginlik vardı o an. Gecenin ardından doğan günü yakalamanın sevinci mi, yeni bir hayata başlamanın heyecanı mı? Hiç biri değildi şimdiki.  Bitişe yaklaşıyor vuslata eriyordum. İşte buydu. Bir dönemime hoşça kal demek için son dakikalar. Hafifçe doğruldum. O esnada bir tekme yedim. Karnımı okşadım. Bunun son olduğunu bilerek yapmak öyle telaşlandırdı ki beni... Dakikalar sonra, içimde günbegün büyüyen bebeğimi kucağıma alacak onu koklayacaktım. Duygularımın tarifi zordu. Mutluluk dersem tam açıklamamış olurdum; merak, heyecan, endişe, cesaret, sevgi, huzur... Hepsinin aynı ölçülerde bir arada olduğu birbirini ezmediği bambaşka bir duygu seli içinde adeta yüzüyordum. Ve tek yaptığım şey gülümsemekti. Hayata, ana, kendime ve karnımdakine.
Doğuma hazırlanmak için banyoda oturarak, ılık suyla yıkandım. Karnım geceden daha yumuşaktı sanki. Bir az daha kalsan keşke, dedim içimden. Sonra birden kordon aklıma geldi. Gece boyu tuttuğum nöbet.
Doktor tek bir soru sordu. Yanıtını sanki biliyordu. "Hazır mısın?"
Hiç uyumadan kordon nöbeti tutan ben değilmişim gibi, yıllardır bu anı bekliyor ve farkında olmadan onu özlüyor, onca yıldır bilmeden hazırlanıyor gibi... “Hazırım” dedim.